| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
Yazılar
 
Apr
15
    

Yakup Kadri Karaosmanoğlu | Roman / Türk Edebiyatı

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun başkent Ankara’yı anlatan romanı üç bölümden oluşmaktadır. Yazar Ankara’yı üç farklı zaman diliminde ve romanın baş kahramanı olan Selma Hanım karakterinin başından geçen olaylar çerçevesinde ele almıştır. Bu dönemler; Kurtuluş Savaşı öncesi, Millî Mücadele ve Cumhuriyet’in ilk yılları ile 1937-1943 yılları arasındaki dönemlerdir.

Selma Hanım ve Nazif Bey, banka görevlisi olan Nazif Bey’in Ankara’ya tayin olması ile Ankara’ya taşınırlar ve Tacettin Mahallesinde bir eve yerleşirler. O dönemlerde Ankara bir kasaba görünümündedir ve yoksulluk içerisindedir. Oturdukları ev, Birinci Dünya Savaşı döneminde zengin olan Ömer Efendi’ye aittir. Nazif Bey, bir gün eski arkadaşı ve milletvekili olan Murat Bey’le karşılaşır. Murat Bey, Nazif Bey’i eşi ile birlikte Etlik’teki bağ evine davet eder. Ankara’nın tekdüze hayatından sıkılan Selma Hanım’ın ısrarıyla bağ evindeki davete katılırlar. Burada Binbaşı Hakkı Bey’le tanışırlar. Selma Hanım, güçlü bir karakteri ve cazibesi olan Hakkı Bey’in milliyetçi ve vatansever düşüncelerinden etkilenir. Bu tanışma Selma Hanım’ın hayatının yönünü değiştirecektir. İçindeki gizli Millî Mücadele ruhu bu tanışma ile canlanır. Selma Hanım bir süre sonra yine bir sohbet toplantısında, İstanbul’dan ayrılarak Ankara’ya gelen yazar Neşet Sabit ile tanışır. Selma Hanım Neşet Sabit’in konuşmalarından da etkilenir. Bu etki romanın ilerleyen bölümlerinde görülmektedir.

Binbaşı Hakkı Bey ve Neşet Sabit ile tanışmasıyla birlikte Millî Mücadele ruhu ağır basmaya başlayan Selma Hanım cephede görev almak ister ve bunun için Hakkı Bey’den yardım ister. Bir süre sonra da Eskişehir’deki bir askerî hastanede çalışmaya başlar. Fakat Yunanlıların Eskişehir’e doğru taarruza geçmesiyle Ankara’ya geri döner. Bu sırada Ankara halkı Yunanlıların Ankara’ya ulaşma ihtimaliyle şehri boşaltma telaşındadır. Selma Hanım ise zaferden ve Yunanlıların Ankara’ya ulaşamayacağından emindir. Kocası Nazif Bey de Ankara’dan ayrılma taraftarıdır. Fakat Selma Hanım Ankara’yı terk etmez ve Cebeci Hastanesinde çalışmaya devam eder. Selma Hanım’ı ikna edemeyen Nazif Bey eşinden ayrılır. Kurtuluş Savaşı sonucunda Selma Hanım’ın haklı olduğu görülür ve Türk Ordusu Yunanlılara karşı zafer kazanır. Artık düşman işgali sona ermiştir. Binbaşı Hakkı Bey savaşın ardından Ankara’ya döner, rütbesi artık Miralay’dır. Bir süre sonra da Selma Hanım ile Hakkı Bey evlenirler.

Millî Mücadelenin ardından bir çok kişi görevlerinden ayrılmaya başlamıştır. Hakkı Bey’de ordudan emekliye ayrılır ve bir şirkette çalışmaya başlar. Milletvekilliğinden, bürokratlık ve yöneticilik görevlerinden ayrılan insanlar, Atatürk İnkılaplarını ve batılılaşmayı yanlış yorumlamış, lüks bir yaşam sürmeye başlamıştır. Mili Mücadele ruhu kaybolmuştur. Bu durumdan rahatsızlık duyan Selma Hanım, Hakkı Bey’den boşanır ve Neşet Sabit’in aracılığıyla öğretmenlik yapmaya başlar. Bir süre sonra Selma Hanım ile Neşet Sabit evlenirler.

Selma Hanım öğretmelik yaparken, Neşet Sabit de ünlü bir yazar olmuştur. Yazdığı tiyatro oyunları Devlet Tiyatrolarında sahnelenmektedir. Yıl 1933’tür ve Cumhuriyet kurulalı on yıl olmuştur. Selma Hanım ve Neşet Bey, Atatürk’ün Onuncu Yıl Nutkunu büyük bir coşkuyla dinlerler. Selma Hanım 1943 yılında yapılacak Cumhuriyet kutlamalarını hayal etmektedir. Cumhuriyet’in yirminci yıl kutlamaları için bir davetiye almıştır ve düzenleme komitesine seçilmiştir. Oysa Onuncu Yıl Nutku hâlâ kulaklarında çınlamaktadır. Kutlamalar, onuncu yılda olduğu gibi yine coşkuyla yapılır.

Yakup Kadri romanında Ankara’yı üç farklı dönemde ele alarak, Cumhuriyet öncesi ve sonrasına ışık tutmaktadır. Millî Mücadele döneminde herhangi bir çıkar gözetmeksizin vatan için mücadele veren bazı subay ve politikacıların daha sonraları Milli Mücadele ruhunu kaybetmelerine üzülen yazar, romanının son bölümünde gerçeğe sırtını dönerek, kahramanlarını kendi hayal ettiği bir çeşit “inkılâp düşü”nde yaşatmaktadır.



 
Apr
14
    
rhomantic | 14 Nisan 2008 20:02 | 0 fav | etiket: ,  

Kitap, bir kenarından birleştirilerek dışına kapak takılmış yani ciltlenmiş, (kağıt, parşömen vb. malzemeden üretilmiş) üzeri baskılı sayfaların toplamıdır.

Bir “esere” ya da eserin bir bölümüne de kitap dendiği olur. Elektronik formatta yayınlanan kitaplara ise e-kitap denir. Kütüphanecilikte, dergi, bülten ya da gazete gibi süreli yayınlardan ayırdetmek için monograf olarak da adlandırılır.

Kitabın yapısı ve unsurları:

Kitabın türü ya da amacına bağlı olarak (örn. ansiklopedi, sözlük, ders kitabı, vb.) yapısı değişse de kitabın genel unsurları şunlardır:

Kapak (sert ya da karton cilt, ilüstrasyon, tasarım)
Biyografiler
İç kapak sayfası (kitabın adını, yazarını, bazen ayrıca yayıncısı, yayın yeri ve tarihini içerir)
Künye sayfası
(bazen) İthaf sayfası
İçindekiler
Kısaltmalar
Harita, resim vb. listesi
Takdim
Önsöz
Giriş
Ana içerik, kısımlar ve bölümler
Sonuç
Ek(ler)
Tablolar
Notlar (dipnotları sayfalı değilse)
Kaynakça
Dizin daima sonda yer alır.
Kronoloji

Kitapların korunma ve bakımı

19. yüzyıldan itibaren, Sanayi Devrimi’nin doğal sonucu olarak, selüloz esaslı endüstriyel kağıt üretimi yaygınlaştı. Bu tür kağıt, dokuma-lif esaslı kağıttan çok daha ucuz olduğu için her türden kitabın genel okuyucuya büyük miktarlarda ve ucuz sunulmasını sağlamakla birlikte, asit içerdiği için zamanla bozulur. Dolayısıyla, ancak 1950′lerde ortaya çıkan asitsiz (acid-free) ya da alkalin kağıda basılmamış kitaplar yok olma tehlikesi altındadır ve asitten arındırma işlemi gereksinirler.

Kitaplar tercihen fazla ışık, özellikle de doğrudan güneş ışığı almamalıdır. Normalin üstünde ısı ve nem de kitaplara zararlıdır.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Kitap adresinden alındı.



 
Apr
12
    
rhomantic | 12 Nisan 2008 17:07 | 0 fav | etiket: ,  

Akdeniz'in, kahramanlık yuvası sonsuz ufuklarına bakan küçük tepe, minimini bir çiçek ormanı gibiydi. İnce uzun dallı badem ağaçlarının alaca gölgeleri sahile inen keçiyoluna düşüyor, ilkbaharın tatlı rüzgârıyla sarhoş olan martılar, çılgın bağrışlarıyla havayı çınlatıyordu. Badem bahçesinin yanı geniş bir bağdı. Beyaz taşlardan yapılmış kısa bir duvarın ötesindeki harabe vadiye kadar iniyordu. Bağın ortasındaki yıkık kulübenin kapısız girişinden bir ihtiyar çıktı. Saçı sakalı bembeyazdı. Kamburunu düzeltmek istiyormuş gibi gerindi. Elleri, ayakları titriyordu. Gök kadar boş, gök kadar sakin duran denize baktı, baktı.

- Hayırdır inşallah! dedi.

Duvarın dibindeki taş yığınlarına çöktü. Başını ellerinin arasına aldı. Sırtında yırtık bir çuval vardı. Çıplak ayakları topraktan yoğrulmuş gibiydi. Zayıf kolları kirli tunç rengindeydi. Yine başını kaldırdı. Gökle denizin birleştiği dumandan çizgiye dikkatle baktı, Ama görünürde bir şey yoktu.

Bu, her gece uykusunda onu kurtarmak için birçok geminin pupa yelken geldiğini gören zavallı eski bir Türk forsasıydı. Tutsak olalı kırk yılı geçmişti. Otuz yaşında, dinç, levent, güçlü bir kahramanken Malta korsanlarının eline düşmüştü. Yirmi yıl onların kadırgalarında kürek çekti. Yirmi yıl iki zincirle iki ayağından rutubetli bir geminin dibine bağlanmış yaşadı. Yirmi yılın yazları, kışları, rüzgârları, fırtınaları, güneşleri onun granit vücudunu eritemedi. Zincirleri küflendi, çürüdü, kırıldı. Yirmi yıl içinde birkaç kez halkalarını, çivilerini değiştirdiler. Ama onun çelikten daha sert kaslı bacaklarına bir şey olmadı. Yalnız abdest alamadığı için. üzülüyordu. Hep güneşin doğduğu yanı sol ilerisine alır, gözlerini kıbleye çevirir, beş vakit namazı gizli işaretle yerine getirirdi. Elli yaşına gelince, korsanlar onu, "Artık iyi kürek çekemez!" diye bir adada satmışlardı. Efendisi bir çiftçiydi. On yıl kuru ekmekle onun yanında çalıştı. Tanrıya şükrediyordu. Çünkü artık bacaklarından mıhlı değildi. Abdest alabiliyor, tam kıblenin karşısına geçiyor, unutmadığı âyetlerle namaz kılıyor, dua edebiliyordu. Bütün umudu, doğduğu yere, Edremit'e kavuşmaktı. Otuz yıl içinde bir an bile umudunu kesmedi. "Öldükten sonra dirileceğime nasıl inanıyorsam, öyle inanıyorum, elli yıl tutsaklıktan sonra da ülkeme kavuşacağıma öyle inanıyorum!" derdi.

En ünlü, en tanınmış Türk gemicilerdendi. Daha yirmi yaşındayken, Tarık Boğazı'nı geçmiş, poyraza doğru haftalarca, aylarca, kenar kıyı görmeden gitmiş, rast geldiği ıssız adalardan vergiler almış, irili ufaklı donanmaları tek başına hafif gemisiyle yenmişti. O zamanlar Türkeli'nde nâmı dillere destandı. Padişah bile onu, saraya çağırtmıştı. Serüvenlerini dinlemişti. Çünkü o, Hızır Aleyhisselâm'ın gittiği diyarları dolaşmıştı. Öyle denizlere gitmişti ki, üzerinde dağlardan, adalardan büyük buz parçaları yüzüyordu. Oraları tümüyle başka bir dünyaydı. Altı ay gündüz, altı ay gece olurdu! Karısını, işte bu, yılı bir büyük günle bir büyük geceden oluşan başka dünyadan almıştı. Gemisi altın, gümüş, inci, elmas, tutsak dolu vatana dönerken deniz ortasında evlenmiş, oğlu Turgut, Çanakkale'yi geçerken doğmuştu. Şimdi kırk beş yaşında olmalıydı. Acaba yaşıyor muydu? Hayalini unuttuğu, karlardan beyaz karısı acaba sağ mıydı? Kırk yıldır, yalnız taht yerinin, İstanbul'un minareleri, ufku, hayalinden hiç silinmemişti. "Bir gemim olsa gözümü kapar, Kabataş'ın önüne demir atarım" diye düşünürdü. Altmış yaşını geçtikten sonra efendisi, onu sözde özgür kıldı. Bu özgür kılmak değil, sokağa, perişanlığa atmaktı, Yaşlı tutsak bu bakımsız bağın içindeki yıkık kulübeyi buldu. İçine girdi. Kimse bir şey demedi. Ara sıra kasabaya iniyor, yaşlılığına acıyanların verdiği ekmek paralarını toplayıp dönüyordu. On yıl daha geçti. Artık hiç gücü kalmamıştı. Hem bağ sahibi de artık onu istemiyordu. Nereye gidecekti?

Ama işte, eskiden beri gördüğü rüyaları yine görmeye başlamıştı. Kırk yıllık bir rüya... Türklerin, Türk gemilerinin gelişi... Gözlerini kurumuş elleriyle iyice ovdu. Denizin gökle birleştiği yere baktı. Evet, geleceklerdi, kesindi bu, buna öylesine inanıyordu ki...

- Kırk yıl görülen bir rüya yalan olamaz! diyordu. Kulübe duvarının dibine uzandı. Yavaş yavaş gözlerini kapadı. İlkbahar bir umut tufanı gibi her yanı parlatıyordu. Martıların, "Geliyorlar, geliyorlar, seni kurtarmaya geliyorlar!" gibi işittiği tatlı seslerini dinleye dinleye daldı. Duvar taşlarının arkasından çıkan kertenkeleler üzerinde geziniyorlar, çuvaldan giysinin içine kaçıyorlardı, gür, beyaz sakalının üstünde oynaşıyorlardı. Yaşlı tutsak rüyasında, ağır bir Türk donanmasının limana girdiğini görüyordu. Kasabaya giden yola birkaç bölük asker çıkarmışlardı. Al bayrağı uzaktan tanıdı. Yatağanlar, kalkanlar güneşin yansımasıyla parlıyordu.

Bizimkiler! Bizimkiler! diye bağırarak uyandı. Doğruldu. Üstündeki kertenkeleler kaçıştılar. Limana baktı. Gerçekten, kalenin karşısında bir donanma gelmişti. Kadırgaların, yelkenlerin, küreklerin biçimine dikkat etti. Sarardı. Gözlerini açtı. Yüreği hızla çarpmaya başladı. Ellerini göğsüne koydu. Bunlar Türk gemileriydi. Kıyıya yanaşıyorlardı. Gözlerine inanamadı.

"Acaba rüyada mıyım?" kuşkusuna kapıldı. Uyanıkken rüya görülür müydü? İyice inanabilmek amacıyla elini ısırdı. Yerden sivri bir taş parçası aldı. Alnına vurdu. Evet, işte hissediyordu. Uyanıktı. Gördüğü rüya değildi. O uyurken, donanma burnun arkasından birdenbire çıkıvermiş olacaktı. Sevinçten, şaşkınlıktan dizlerinin bağı çözüldü. Hemen çöktü. Karaya çıkan bölükler, ellerinde al bayraklar, kaleye doğru ilerliyorlardı. Kırk yıllık bir beklemenin son çabasıyla davrandı. Birden kemikleri çatırdadı. Badem ağaçlarının çiçekli gölgeleriyle örtülen yoldan yürüdü. Kıyıya doğru koştu, koştu. Karaya çıkan askerler, ak sakallı bir ihtiyarın kendilerine doğru koştuğuna görünce:

- Dur! diye bağırdılar. İhtiyar durmadı, bağırdı:

- Ben Türk'üm, oğullar, ben Türk'üm.

- ...

Askerler onun yaklaşmasını beklediler. İhtiyar, Türklerin yanına yaklaşınca önüne ilk geleni tutup öpmeye başladı. Gözlerinden yaşlar akıyordu. Haline bakanlar üzülmüşlerdi. Biraz heyecanı dinince sordular:

- Kaç yıldır tutsaksın?

- Kırk!

- Nerelisin?

- Edremitli.

- Adın ne?

- Kara Memiş.

- Kaptan mıydın?

- Evet...

İhtiyarın çevresindeki askerler birbirine karıştı. Bir çığlıktır koptu. "Bey'e haber verin!... Bey'e haber verin!" diye bağrışıyorlardı. İhtiyarın kollarına girdiler. Kuş gibi deniz kenarına uçurdular. Bir sandala koydular. Büyük bir kadırgaya çıkardılar. Askerin içinde onun kahramanlık serüvenlerini bilmeyen, ününü duymayan yoktu. Biraz güvertede durdu. Sevinçten şaşırmış, aptallaşmıştı. Ayağına bir çakşır geçirdiler. Sırtına bir kaftan attılar. Başına bir kavuk koydular.

- Haydi, Bey'in yanına! dediler.

Onu kadırgaya getiren askerlerle birlikte büyük geminin kıçına doğru yürüdü. Kara palabıyıklı, sırmalı giysisinin üzerine demir, çelik zırhlar giymiş iri bir adamın karşısında durdu.

- Sen kaptan Kara Memiş misin?

- Evet! dedi.

- Hızır Aleyhisselam'ın geçtiği yerlerden geçen sen misin?

- Benim.

- Doğru mu söylüyorsun?

- Niye yalan söyleyeceğim?

- Aç bakayım sağ kolunu.

İhtiyar, kaftanın altından kolunu çıkardı. Sıvadı. Bey'e uzattı. Pazısında haç biçiminde derin bir yara izi vardı. Bu yarayı, gecesi altı ay süren bir adadan karısını kaçırırken almıştı. Bey, ellerine sarıldı. Öpmeye başladı.

- Ben senin oğlunum! dedi.

- Turgut musun?

- Evet...

İhtiyar tutsak sevincinden bayılmıştı. Kendine gelince oğlu, ona:

- Ben karaya cenk için çıkıyorum. Sen gemide rahat kal, dedi.

Eski kahraman kabul etmedi:

- Hayır. Ben de sizinle cenge çıkacağım.

- Çok yaşlısın baba.

- Ama yüreğim güçlüdür.

- Rahat et! Bizi seyret!

- Kırk yıldır dövüşü özledim.

Oğlu, babasının ellerine varıp; vatanını, sevdiklerini göremeden seni tekrar kaybetmeyelim baba diye yalvararak, öptü.

İhtiyar, kafasını kaldırdı, göğsünü kabarttı, daha bir gençleşmiş gibiydi. Bayrağı işaret ederek:

- Şehit olursam bunu üzerime örtün! Vatan al bayrağın dalgalandığı yer değil midir? dedi.


 
Apr
11
    

Türk Edebiyatının genç kuşak yazarlarından Tuna Kiremitçi kitaplarıyla her zaman çok satanlar listesinde yer almıştır. Git Kendini Çok Sevdirmeden adlı romanında Kiremitçi, bir kadının yaşamından iki farklı kesit sunmaktadır. Romanın kahramanı Arda Akad 40 yaşlarında, bir diş doktoru ile evli, çocuk sahibi ve İstanbul’da yaşayan bir kadındır. Bir trafik kazasında oğlunu kaybeden Arda, Eskişehir’deki annesinin yanına, doğduğu ve büyüdüğü eve gelir. Arda annesinin evinde çocukluk ve gençlik dönemlerini hatırlar. Arda’nın geçmişi ile ilgili hikâye on yedi yaşındaki dönemi ile başlamaktadır.

Arda’nın İstanbul’daki bir kolejde yatılı okuyan, Fırat adında bir erkek kardeşi vardır. İçine kapanık bir genç olan Fırat’ın bir sıkıntısı vardır. Fırat’ın sorunu kendisinden hamile kalan kız arkadaşıdır. İki kardeş soruna çözüm bulabilmek için aileye tatile çıkacaklarını söyler. Böylece hem para alabilecekler hem de İstanbul’a gidebileceklerdir. Amaçları İstanbul’da bir doktor bularak çocuğu aldırmaktır. İstanbul’da Fırat’ın arkadaşı Ertuğrul’un evinde kalırlar. Fırat sorunun çözümü için uğraşırken Arda da İstanbul’u dolaşmaktadır. Bu gezintiler esnasında eski arkadaşı Şule ile karşılaşır.

Fırat’ın kız arkadaşı çocuğu aldırıp yurt dışına gitmek istemektedir. Bu durum Fırat’ın canını sıkar, Arda ise kızdan şüphelenmeye başlar. Ertuğrul’dan kızın adresini alır ve Şule ile birlikte kızın evine giderler. Kızı sorguya çeken Arda, kardeşi Fırat’ın kullanıldığını anlar. İstanbul’da kaldıkları süre içerisinde Arda ile Ertuğrul arasında bir yakınlaşma olur. İkisi de birbirinden hoşlanır, fakat durumun farkında değillerdir. Arda ve Fırat Eskişehir’e dönerler.

Arda daha sonra Ali adlı bir diş doktoru ile evlenir ve bu evlilikten bir çocuğu olur. Fakat bir trafik kazasında çocuğunu kaybeder. Sıkıntılarından kurtulmak için de annesinin yanına, Eskişehir’e gelir. İstanbul’a dönmek için hazırlık yaparken Ertuğrul’dan bir haber alır, Ertuğrul kendisiyle görüşmek istemektedir. Arda, Ertuğrul’un görüşme isteğini kabul eder. Bunun üzerine Ertuğrul Eskişehir’e gelir ve bir otele yerleşir. Ertuğrul’un Kanada’lı bir kadından Dünya isimli bir kızı vardır. Ertuğrul, annesini trafik kazasında kaybeden kızının daha iyi yetişmesi ve eğitim görmesi amacıyla Arda’ya vermek istemektedir. Arda bu teklifi kabul eder ve İstanbul’a doğru hareket ederler. Ertuğrul ve Arda’nın annesi hüzünlü gözlerle onları uğurlar.



 
Apr
10
    
rhomantic | 10 Nisan 2008 11:24 | 0 fav | etiket:  
Geçenlerde okulun kütüphanesinden bir kitap aldım. Kütüphaneden aldığım ilk kitaptı. Ondan öncekiler hep kendi aldığım kitaplardı.Kütüphane raflarını gezerken gözüme bir kitap çarptı; "küçük şeyler". Kitabın ismini ve kitabın kapak resmindeki midye kabuklarını çok sevdim, güzel bir kitaptır diye aldım. Kitabı okudum ve gerçekten çok güzel bir kitap. Yazarı Prof. Dr. Üstün Dökmen. Üstün Dökmen kitapta; küçük şeylerden büyük mutluluklar çıkarabilmenin mümkün olduğunu, marifetin iltifata tabi olduğunu birisi kötü bir davranış yaptığında onu yerme alışkanlığımız olduğunu ancak o kişi iyi bir davranış yaptığında ona "aferin" v.b kelimeler söyleyerek onu övme, iltifat etme gibi bir alışkanlığımız olmadığından bahsetmiş. Yazar bunun gibi birçok psikolojik konuları ele almış, insanlarla nasıl iletişim kurulması gerektiğini yazmış kitapta. Kitabı herkese tavsiye ediyorum okunması gereken kitaplardan.


 
Apr
09
    
rhomantic | 09 Nisan 2008 11:14 | 0 fav | etiket:  
II. Dünya Savaşı Zamanında Adolf Hitlerin, çeşitli suçlarından dolayı ceza almış olan mahkûmlardan oluşturduğu 28. Panzer taburunun savaş esnasında aldığı görevleri aktaran yazar, savaşın hiç görülmeyen yüzünü sade fakat akıcı bir üslupla anlatmıştır. Kitap da bahsedilen konular ve karakterler hayal ürünü olmayıp gerçek yaşanan olaylardan kesitlerdir.
28. Panzer taburunun personeli kendi toprakları içerisinde; göçük altından insan çıkartmak, yol açmak, belli bölgelerde kamyonlarla toplanan cesetleri bulundukları yerde hastalık yaratmaması için yakmak gibi en kötü işlerde görevlendirilmişlerdir. Dolayası ile personelin iradesi sağlam olanlar hayatlarına devam ettikleri, zayıf olanlar ise girdiği psikolojik bunalımlar sonucu aklını yitirdiği ya da intihar ettiği görülmektedir.
Rusya toprakları içerisinde aldıkları görevlerde ise savaşı benimsemedikleri halde çoğunlukla hayatta kalmak için verdikleri mücadele anlatılmaktadır. Takım ruhunun oluşması için bireysel düşüncelerin karakter yapıları ne kadar farklı olursa olsun bir çok noktada çakışması gerektiği, zaman zaman meydana gelen sürtüşmelerin ve kavgaların an geldiğinde ortadan kalkması gerektiği, her personelin kendine düşen görevi elinden geldiğince yapmaya çalışması, elde edilen başarının takıma mal edilmesi, düşman teknolojisi ne kadar iyi olursa olsun ferdi eğitimin mükemmel olması halinde bir birliğin yok olma noktasında başarıya ulaşması görevini yerine getiren personeli dinlendirmek suretiyle ne kadar zorlu olursa olsun bir sonraki göreve morali yüksek olarak sevk etmenin başarıya ulaşan merdivenlerin bir basamağı olduğu bu eserde görmek mümkündür.


 
Feb
05
    
rhomantic | 05 Şubat 2008 12:51 | 0 fav | etiket:  
Alan Weisman
ALTIN KİTAPLAR

İnsanların yok oluşundan sonraki dünyanın içyüzünü anlatan ilginç bir eser. Bizsiz Dünya’da Alan Weisman, insanlığın gezege-nimize yaptığı etkiyi çok orijinal bir yaklaşımla irdeliyor. Yaşadığımız dünyayı bizler olmadan gözlerimizin önünde canlandırmamızı istiyor. Weisman, kitabında uzak bir gelecekte kütlesel altyapının nasıl çökeceğini ve insanlığın nasıl yok olacağını anlatıyor; kullan-dığımız gündelik eşyalar fosil olarak ölümsüzleşecek; bakır borular ve teller birbirlerinin içine geçerek kırmızımsı kayalar haline dö-nüşecek; ilkel yapılarımız son mimari eserler olarak dünya yüzünde kalacak. Plastik, bronz heykeller, radyo dalgaları ve insan ya-pımı moleküller belki de sonsuza dek evrende kalabilecek son armağanlarımız olacaktır. Organik ve kimyasal gübrelerle yetişen bitkiler yerlerini yabani otlara bırakacak, yeni kuş türleri üreyecek. Bizsiz Dünya insanlar yeryüzünden silindikten, New York metrosu sular altında kaldıktan, dünya kentleri yıkılıp yok olduktan sonra gezegenin olası durumunu gözler önüne seren sıradışı bir eser.



 
Ock
01
    
rhomantic | 01 Ocak 2008 15:09 | 0 fav | etiket:  
Mevlana
Raşit Aker
ROMANTİK KİTAP

Mevlana, hiç kuşkusuz Türk-İslam Dünyasının zirve isimlerinden biridir. Gerek din, gerekse edebiyat tarihinin konusu olarak ele alınsın, bu gerçek değişmez. Mevlana’nın ve düşünce dünyasının daha iyi anlaşılabilmesi için , hakkında yazılanlar kadar bizzat kendisine ait eserlerin de okunması gerekir. Bu eksikliği gidermenin en kestirme yolu da hacimli eserlerden yapılmış seçkilerden geçiyor. Eğitimci-Yazar Raşit Aker tarafından hazırlanan bu güzel hikaye seçkisi, Hz. Pir’in en meşhur eseri Mesnevi’den seçilmiş ibret dolu hikayelerden oluşuyor. Her bir hikayenin özenle seçildiği, özellikle de günümüz Türkçesine uyarlanırken dilin titiz bir şekilde kullanıldığı dikkatlerden kaçmıyor.



 
Ock
01
    
rhomantic | 01 Ocak 2008 15:07 | 0 fav | etiket:  

Can Alpgüvenç
AKIŞ YAYINLARI

Hastalık ve belâ sevilir mi?Bu soruya ´evet´ cevabı vermek ne kadar zor! Fakat Said Nursî (Hz) hastalık ve musibetleri sevdiriyor. Bu kısacık kitapta hastalık ve belâların neden ve nasıl sevileceğini öğreneceksiniz!İnanmıyor musunuz? O halde okuyun!***Bediüzzaman Hazretleri, ´Hastalar Risalesi´ adlı eserinde, hastalıklardan duyulan korku ve üzüntünün sebeplerini anlatırken, bu düşüncenin onun bazen ölüme sebebiyet vermesinden kaynaklandığını ifade eder. Fakat kesin olarak inanmalıdır ki, ecel belirlenmiştir, değişmez. Bediüzzaman (Hz) çok ağır hastaların başında ağlayan sağlıklı kimselerin öldüğünü, buna karşılık o hastanın şifa bulup iyileştiği söylemektedir. Yani öldüren hastalık değil, Cenab-ı Hakkın iradesidir.***Ölüm, dışarıdan bakıldığında korku verici görünmekle beraber, korkunç değildir. Müminler için, ahiret âlemine geçmiş dost ve akrabalara kavuşma vesilesi, ölümsüz olan mutluluklar dünyasına geçme vasıtasıdır. Dünya zindanından Cennet bahçelerine davettir. Sonsuz merhamet sahibi olan Cenab-ı Allah´tan ikram görmeye gidiştir. O halde ölüme korkarak değil, Rabbimizin lütfedeceği güzellik ve mutlulukların başlangıcı olarak bakmalıdır.***Okuyacağınız şu küçük eserde, Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin, ´Hastalık ve musibetlerin arka plânı ve iman esasları´ndan söz eden eserlerinden derlenmiş, pek çok hakikat bulacak, hastalık ve musibetleri seveceksiniz. ..



 
Dec
31
    
rhomantic | 31 Aralık 2007 11:38 | 0 fav | etiket:  

S. Eriş Ülger
REMZİ KİTABEVİ

İşgalcilere karşı verilen zorlu mücadelenin destanı…
Mustafa Kemal’in önderliğinde kurtuluşun ve kuruluşun tüm kahramanları bu kitapta bir araya geliyor. Tanıklarıyla, bilinmeyen belgeleriyle tüm ulusun kaderini belirleyen olayların birinci elden derlenen öyküsü ve yeni Türkiye’nin doğuşu Zafere Giden Yol’da canlanıyor.
Araştırmacı yazar S. Eriş Ülger, bu zorlu yolculuğun önderi Mustafa Kemal’i, onunla birlikte özgürlük ve uygarlık yolunda ölümü bile göze alan tüm ulusumuzun var olma savaşını anlatıyor. Ayrıca iç isyanlar ve Çerkez Ethem’in ihaneti, İzmir Suikasti, Mustafa Kemal’in Kâzım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele ve Hüsrev Gerede gibi silah arkadaşlarıyla yollarının ayrılması, onun demokrasi ve din anlayışı, devrimlerin hız kazanması ve Latife Hanım’ın tartışmalı kişiliği tüm ayrıntılarıyla Zafere Giden Yol’da yer alıyor.