Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
Yazılar
 
Nis
21
    

Bu kitabın amacı; belleğimizi daha etkili kullanma yollarını içeren bir alıştırma programı sunmaktır. Belleğimiz aslında pekala yapabileceği şeyleri aslında yapmıyorsa bunun tek nedeni bizim beynimizi işini yapması için serbest bırakmamızdır.
Kimsenin dalgınlıktan yada unutkanlıktan yakınması gerekmez. Bu kitabı yada bir benzerini okuduğumuz zaman yanılmaz bir hafızaya sahip olacağımız iddia edilmemekte ancak ne kadar çok çaba gösterirsek belleğimizin de o kadar kuvvetli olacağı vurgulanmaktadır.

Beyin, biz farkında olsakta olmasakta deneyimlerimizi saklayan geniş bir depo gibidir. Bununla beraber kendi gereksinimlerimiz ve anımsamak istediğimiz detayların bu gereksinimlerimizi karşılayıp karşılamayacağına karar vermek ve bu doğrultuda düşünmek hatırlama kapasitemizi genişletmemizi sağlar.
Dikkatimizi bir hedefe yönelterek belleğimizi bizim için en önemli, en acil, ve en verimli şeyler üzerinde odaklayabiliriz. Hatırlamak istediğimiz şeylere öncelik sırasında üst yerlerde tutar daha az önemli şeyleri belleğimizin daha alt taraflarına gönderebiliriz.
İçinde yaşadığımız dünyaya daha fazla dikkat göstererek bütün duyularımızı aynı anda seferber edebilir; fikirleri, sayıları, yüzleri, isimleri vb. hatırlamamıza yardımcı olacak daha fazla ipucu toplayabiliriz. Sürekli çalışan bir beyin uyuşuk bir beyinden daha iyi anımsar.
Konunun ana fikrini veren ipucu sözcükleri hem bir konuşmayı dinlerken hem de konuşma yaparken kullanacağımız çok yararlı araçlardır. Bunlar birer kanca gibi konunun çeşitli bölümlerini birbirine bağlayıp bir arada tutarak bu bölümlerin bir bütün halinde odaklanmasını sağlarlar.
Yapacağımız bir konuşmayı hafızamıza yerleştirmeye çalışırken aralıklı tekrar yöntemini kullanmak sözleri ve anlamlarını ezberlememizi kolaylaştırır. Konuşmayı ister bütün halinde ister parça parça ezberleyelim aralıklı tekrar yöntemiyle çok daha iyi sonuç alırız. Konuşmayı yüksek sesle kendi kendimize tekrarlamak ve sesli prova yapmak konuşma metnin belleğimize daha iyi oturmasını sağlar.
Okuduğumuzu anımsamamız ne kadar okuduğumuzdan çok nasıl okuduğumuza bağlıdır. Ne kadar etkin bir şekilde okursak ve beynimize ne kadar alıştırma yaptırırsak beynimiz de elbette o kadar iyi çalışacaktır. Göz gezdirme, tarama ve ön okuma hem yüzeysel bilgi edinmek için okuma, hem de derinliğine kavramak için okuma becerimizi yükseltir. Derinliğine anlamak için okuma ilgi, dikkat ve tekrar gerektirdiği gibi ipucu sözcüklerini not etmemizi yada en azından kenar notları almamızı gerektirir.
Görselleştirmeyi ve çağrışım ilkesini kullandığımızda adları ve yüzleri daha kolay anımsarız. Bu araçları anahtar sözcük alfabesiyle birlikte kullandığımız zaman yanılmaz bir sayı hafızasına sahip olabiliriz.
Belleğin geliştirilmesi için kullanılabilecek bir çok yöntem vardır. Bu sistemlerin nasıl çalıştığını anladığımız zaman bizde kendimize daha uygun kendi yöntemimizi geliştirebiliriz.



 
Nis
20
    
rhomantic | 20 Nisan 2008 12:04 | 0 fav | etiket:  

“Sofi’nin Dünyası” yayınlandığı 1991 yılından bu yana aralarında Korece, Rusça, Japonca, Arapça gibi diller de olmak üzere kırka yakın dile çevrilmiş ve yayınlandığı her ülkede en çok satan kitap olma başarısını elde etmiştir…
“Benzer insanların”, yüzeysel bilgilerin geçerli olduğu çağımızda, “3000 yıllık geçmişinin hesabını yapamayan insan günübirlik yaşayan insandır” diyen Goethe’nin günübirlik insanlarından olmama yolunda ciddi bir adım.
15. yaşgününü kutlamaya hazırlanan Sofi, bir gün posta kutusunda “Kimsin” yazılı bir not bulur. Bu sorudan hareketle, bütün bir felsefe tarihinde sorulmuş soruları ve cevapları, sürükleyici bir roman kurgusu içinde anlatan Jostein Gaarder, Umberto Eco’nun “Gülün Adı”nda Ortaçağ teolojisini romanlaştırma gücünü bu kitabında felsefede gösteriyor.

Gaarder (1952) özellikle gençliğe yönelik kitaplarıyla tanınan Norveçli bir felsefe öğretmeni.



 
Nis
19
    

Okumak, bizi farklı dünyaların kapısına kadar götürür,her sayfa bizim için yeni bir dünya yeni bir hayat demektir.

Okuma eylemi bize ne kazandırır?Okuduğumuz her kitaptan üç beş farklı kelime öğreniriz.Sadece yeni kelimeler midir öğrendiğimiz? Hayır! Kısa ve güzel,her yerde anlatabileceğimiz hikayeler öğreniriz.Sadece bu değildir elbette kitap okumanın yararı.Kitap okuyan insanların kelime hazinesi çok geniş olur;kelime hazinesi geniş olan birisi okuduğu yada dinlediği bir şeyi daha kolay ve hızlı anlar.En önemlisi çok okuyan birisinin konuşması çok güzel olur.Konuşması güzel olan birisini de herkes severek ve sıkılmadan dinler.

Okuma aynı zamanda yazma gücümüzü besleyen temel kaynaklardan biridir.Başkalarının gözlem ve yaşantılarını paylaşma,kişisel dünyamızın sınırlarını zorlama,okuma ile gerçekleşir.


 
Nis
18
    
rhomantic | 18 Nisan 2008 22:09 | 0 fav | etiket:  

Biraz param olursa kitap alırım; eğer artarsa yiyecek ve giyecek alırım… (Erasmus)

Her yerde mutluluğu aradım, ama onu sadece küçük bir kitabı okuduğum küçük bir köşede buldum… (Thomas A. Kempis)

Çok az kimse bunları okumaya zaman ayırsa dahi, güçlü yazılar kolektif kültürün bilincini yangın gibi aydınlatır… (Burke Hedge)

Birisinin hakkında bir şey okursunuz fakat bu size kendi hayatınızı düşündürür. İşin güzel yanı budur. Kitapları bundan dolayı severim. (Oprah Winfrey)

Eğer okuduğumuz bir kitap bizi kafamıza vurulan bir darbe gibi sarsmıyorsa, niye okumaya zahmet edelim ki?… (Franz Kafka)

İster bilgece ister aptalca görünsün, bir kitabı okurken, o bana sanki yaşıyormuş ve benimle konuşuyormuş gibi gelir… (Jonathan Swift)

Yazı insan bilincini bütün diğer icatlardan daha fazla şekillendirmiştir. (Dr.Walter Ong)

Bir kitap, içimizdeki donmuş denize indirilmiş bir baltadır… (Franz Kafka)

Egzersiz beden için neyse, okumak da zihin için odur… (Anonim)

Okuma, insanın zihinsel giysilerini dokuyan bir tezgahtır. Bayağı şeyler okumak hem beyine hem kalbe bayağı giysiler dokur… (A.P.Gouthey)

Bir insan sadece iki şey vasıtasıyla bir şeyler öğrenir: Biri okumak, diğeri akıllı insanlarla birlikte olmak… (Wiil Rogers)

İçinde kitap olmayan bir oda ruhsuz bir beden gibidir… (Cicero)

Gücün yeni kaynağı birkaç kişinin elinde olan para değil, birçok kişinin elinde olan bilgidir… (John Naisbitt)

Geleceğin cahili okumayan kişi olmayacaktır. Nasıl öğreneceğini bilmeyen kişi olacaktır… (Alvin Toffler)

Nasıl okuyacağını bilen herkes kendini büyütme, içinde bulunduğu koşulları iyileştirme, hayatını doldurma, belirginleştirme ve ilginç hale getirme gücünü elinde tutar… (Aldous Huxley)

İnsanın bilgisi arttıkça huzursuzluğu da artar. (Goethe)

Umutlarımızın gerçekleşmesi için net düşünmeye, doğru değerleri seçmek için bilgeliğe ve harekete geçmek için yürekliliğe ihtiyacımız vardır. (Leslie Lipson)



 
Nis
17
    

En iyi kitapların okunması, geçmiş yüzyılların en büyük insanlarıyla konuşmak gibidir. (Descartes)

Okuyarak dünyamızı, tarihimizi ve kendimizi keşfederiz… (Daniel J.Boorstin)

Asgari okuyan asgari ücrete talim eder. (“Okuyun ve Zenginleşin” isimli kitaptan)

Cümleler zihnimize gerçekleri çakan çivilerdir… (Diderot)

Kitaplar sadece ilham vermek içindir… (Ralph Waldo Emerson)

Kitapsız yaşayamam… (Thomas Jefferson)

Kitabın hala fikirlerin temel taşıyıcısı olduğuna inanıyorum… (George Will)

Her okur bir lider değildir, fakat her lider bir okur olmalıdır… (Hanry Truman)

Gelecek, ihtiyacı olan şeyleri yapabilmek için neyi öğrenmesi gerektiğini bilenlerindir… (Denis Waitley)

Okumak zihni sadece bilgi malzemesiyle doldurur, okuduğumuzu bize mal eden düşünmedir… (John Locke)

Süratli okuma hakkında bir kursa gittim ve “Savaş ve Barış”ı 20 dakikada okumayı başardım. Olay Rusya’da geçiyor… (Woddy Allen)

Okuyabilen herkes derinden okumayı ve böylece daha dolu yaşamayı öğrenebilir… (Norman Cousins)

İyi yazma dekorasyon değil, mimarlıktır… (Ernest Hemingway)

Okuyanlar iki misli daha iyi görür… (Maender)

Bazı kitapların tadına bakılmalıdır… Diğerleri yutulmalıdır… Ve çok azıda çiğnenip hazmedilmelidir… (Francis Bacon)

Bazı öğrenciler bilgi pınarından içerler. Diğerleri sadece gargara yaparlar… (E.C. Mckenzie)

Bilge kişiler hayatın dertlerine çareyi kitaplardan bulurlar… (Victor Hugo)

Bir damla mürekkep bir milyon kişiyi düşündürebilir. (Lord Byron)

Size en çok yardımcı olan kitaplar sizi en çok düşündüren kitaplardır… (Theodore Parker)



 
Nis
16
    
rhomantic | 16 Nisan 2008 20:37 | 0 fav | etiket:  

John Trevanian | Roman / Amerikan Edebiyatı

Her zaman gizemli bir yazar olan John Trevanian, Şibumi ve Katya’nın Yazı adlı romanlarının üzerinden on beş yıl geçmesinin ardından Yirminci Mil romanıyla sessizliğine son verdi. Diğer tüm kitaplarında olduğu gibi bu romanında da görülen özgün kurgusu ve çarpıcılığıyla görkemli bir geri dönüş yaptı.

Trevanian Yirminci Mil ile bu kez vahşi batıya yöneliyor, kendine has gerilim ve heyecanla silahşör efsanesini anlatıyor. Usta yazar bu romanı ile, vahşi batı üzerine yazılmış bir çok kitaptan ve sinema filmlerinden daha karışık ve karanlık bir eser ortaya koymuş. Trevanian “western” türüne özgü bütün geleneksel malzemeyi kullanarak sürükleyici ve heyecanı yüksek bir kitap ortaya çıkarmış. Ayrıca kitabın sonunda, bir düşün - batının sonsuz çayırlarının - geçen yüzyılın sonunda nasıl tarihe karıştığına da tanıklık ediyoruz. Trevanian bütün bunları, okuyucuyu saran bir sürükleyicilik ve inanılmaz rastlantıları geleneksel bir tarzda toparlıyor.

Genç ve gizemli bir yabancı Yirminci Mil kasabasına gelir. Yavaş yavaş ve sezdirmeden kendisini kasaba halkına kabul ettirir. Ancak bu yabancı adam ile ilgili bir çok soru işareti vardır ama yanıtlar çok azdır. Adeta unutulan bu kasabaya bir süre sonra üç yabancı daha gelir. Bunlardan biri vahşi batının o güne dek gördüğü en vahşi ve en acımasız adamdır…

Trevanian, romanını, usta bir dokunuş ve sarsıcı bir yetenekle, beklenmeyen bir sonla bitiriyor. Elinizden bırakamayacağınız, insanı okumaya zorlayan ve hızla sayfaları çevirten bir kitap. Usta yazar, Amerikan efsanesinin arkasındaki acımasız gerçekleri ve acı yalanları gerçekçi bir anlatımla sergiliyor.



 
Nis
15
    

Yakup Kadri Karaosmanoğlu | Roman / Türk Edebiyatı

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun başkent Ankara’yı anlatan romanı üç bölümden oluşmaktadır. Yazar Ankara’yı üç farklı zaman diliminde ve romanın baş kahramanı olan Selma Hanım karakterinin başından geçen olaylar çerçevesinde ele almıştır. Bu dönemler; Kurtuluş Savaşı öncesi, Millî Mücadele ve Cumhuriyet’in ilk yılları ile 1937-1943 yılları arasındaki dönemlerdir.

Selma Hanım ve Nazif Bey, banka görevlisi olan Nazif Bey’in Ankara’ya tayin olması ile Ankara’ya taşınırlar ve Tacettin Mahallesinde bir eve yerleşirler. O dönemlerde Ankara bir kasaba görünümündedir ve yoksulluk içerisindedir. Oturdukları ev, Birinci Dünya Savaşı döneminde zengin olan Ömer Efendi’ye aittir. Nazif Bey, bir gün eski arkadaşı ve milletvekili olan Murat Bey’le karşılaşır. Murat Bey, Nazif Bey’i eşi ile birlikte Etlik’teki bağ evine davet eder. Ankara’nın tekdüze hayatından sıkılan Selma Hanım’ın ısrarıyla bağ evindeki davete katılırlar. Burada Binbaşı Hakkı Bey’le tanışırlar. Selma Hanım, güçlü bir karakteri ve cazibesi olan Hakkı Bey’in milliyetçi ve vatansever düşüncelerinden etkilenir. Bu tanışma Selma Hanım’ın hayatının yönünü değiştirecektir. İçindeki gizli Millî Mücadele ruhu bu tanışma ile canlanır. Selma Hanım bir süre sonra yine bir sohbet toplantısında, İstanbul’dan ayrılarak Ankara’ya gelen yazar Neşet Sabit ile tanışır. Selma Hanım Neşet Sabit’in konuşmalarından da etkilenir. Bu etki romanın ilerleyen bölümlerinde görülmektedir.

Binbaşı Hakkı Bey ve Neşet Sabit ile tanışmasıyla birlikte Millî Mücadele ruhu ağır basmaya başlayan Selma Hanım cephede görev almak ister ve bunun için Hakkı Bey’den yardım ister. Bir süre sonra da Eskişehir’deki bir askerî hastanede çalışmaya başlar. Fakat Yunanlıların Eskişehir’e doğru taarruza geçmesiyle Ankara’ya geri döner. Bu sırada Ankara halkı Yunanlıların Ankara’ya ulaşma ihtimaliyle şehri boşaltma telaşındadır. Selma Hanım ise zaferden ve Yunanlıların Ankara’ya ulaşamayacağından emindir. Kocası Nazif Bey de Ankara’dan ayrılma taraftarıdır. Fakat Selma Hanım Ankara’yı terk etmez ve Cebeci Hastanesinde çalışmaya devam eder. Selma Hanım’ı ikna edemeyen Nazif Bey eşinden ayrılır. Kurtuluş Savaşı sonucunda Selma Hanım’ın haklı olduğu görülür ve Türk Ordusu Yunanlılara karşı zafer kazanır. Artık düşman işgali sona ermiştir. Binbaşı Hakkı Bey savaşın ardından Ankara’ya döner, rütbesi artık Miralay’dır. Bir süre sonra da Selma Hanım ile Hakkı Bey evlenirler.

Millî Mücadelenin ardından bir çok kişi görevlerinden ayrılmaya başlamıştır. Hakkı Bey’de ordudan emekliye ayrılır ve bir şirkette çalışmaya başlar. Milletvekilliğinden, bürokratlık ve yöneticilik görevlerinden ayrılan insanlar, Atatürk İnkılaplarını ve batılılaşmayı yanlış yorumlamış, lüks bir yaşam sürmeye başlamıştır. Mili Mücadele ruhu kaybolmuştur. Bu durumdan rahatsızlık duyan Selma Hanım, Hakkı Bey’den boşanır ve Neşet Sabit’in aracılığıyla öğretmenlik yapmaya başlar. Bir süre sonra Selma Hanım ile Neşet Sabit evlenirler.

Selma Hanım öğretmelik yaparken, Neşet Sabit de ünlü bir yazar olmuştur. Yazdığı tiyatro oyunları Devlet Tiyatrolarında sahnelenmektedir. Yıl 1933’tür ve Cumhuriyet kurulalı on yıl olmuştur. Selma Hanım ve Neşet Bey, Atatürk’ün Onuncu Yıl Nutkunu büyük bir coşkuyla dinlerler. Selma Hanım 1943 yılında yapılacak Cumhuriyet kutlamalarını hayal etmektedir. Cumhuriyet’in yirminci yıl kutlamaları için bir davetiye almıştır ve düzenleme komitesine seçilmiştir. Oysa Onuncu Yıl Nutku hâlâ kulaklarında çınlamaktadır. Kutlamalar, onuncu yılda olduğu gibi yine coşkuyla yapılır.

Yakup Kadri romanında Ankara’yı üç farklı dönemde ele alarak, Cumhuriyet öncesi ve sonrasına ışık tutmaktadır. Millî Mücadele döneminde herhangi bir çıkar gözetmeksizin vatan için mücadele veren bazı subay ve politikacıların daha sonraları Milli Mücadele ruhunu kaybetmelerine üzülen yazar, romanının son bölümünde gerçeğe sırtını dönerek, kahramanlarını kendi hayal ettiği bir çeşit “inkılâp düşü”nde yaşatmaktadır.



 
Nis
14
    
rhomantic | 14 Nisan 2008 22:02 | 0 fav | etiket: ,  

Kitap, bir kenarından birleştirilerek dışına kapak takılmış yani ciltlenmiş, (kağıt, parşömen vb. malzemeden üretilmiş) üzeri baskılı sayfaların toplamıdır.

Bir “esere” ya da eserin bir bölümüne de kitap dendiği olur. Elektronik formatta yayınlanan kitaplara ise e-kitap denir. Kütüphanecilikte, dergi, bülten ya da gazete gibi süreli yayınlardan ayırdetmek için monograf olarak da adlandırılır.

Kitabın yapısı ve unsurları:

Kitabın türü ya da amacına bağlı olarak (örn. ansiklopedi, sözlük, ders kitabı, vb.) yapısı değişse de kitabın genel unsurları şunlardır:

Kapak (sert ya da karton cilt, ilüstrasyon, tasarım)
Biyografiler
İç kapak sayfası (kitabın adını, yazarını, bazen ayrıca yayıncısı, yayın yeri ve tarihini içerir)
Künye sayfası
(bazen) İthaf sayfası
İçindekiler
Kısaltmalar
Harita, resim vb. listesi
Takdim
Önsöz
Giriş
Ana içerik, kısımlar ve bölümler
Sonuç
Ek(ler)
Tablolar
Notlar (dipnotları sayfalı değilse)
Kaynakça
Dizin daima sonda yer alır.
Kronoloji

Kitapların korunma ve bakımı

19. yüzyıldan itibaren, Sanayi Devrimi’nin doğal sonucu olarak, selüloz esaslı endüstriyel kağıt üretimi yaygınlaştı. Bu tür kağıt, dokuma-lif esaslı kağıttan çok daha ucuz olduğu için her türden kitabın genel okuyucuya büyük miktarlarda ve ucuz sunulmasını sağlamakla birlikte, asit içerdiği için zamanla bozulur. Dolayısıyla, ancak 1950′lerde ortaya çıkan asitsiz (acid-free) ya da alkalin kağıda basılmamış kitaplar yok olma tehlikesi altındadır ve asitten arındırma işlemi gereksinirler.

Kitaplar tercihen fazla ışık, özellikle de doğrudan güneş ışığı almamalıdır. Normalin üstünde ısı ve nem de kitaplara zararlıdır.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Kitap adresinden alındı.



 
Nis
12
    
rhomantic | 12 Nisan 2008 19:07 | 0 fav | etiket: ,  

Akdeniz'in, kahramanlık yuvası sonsuz ufuklarına bakan küçük tepe, minimini bir çiçek ormanı gibiydi. İnce uzun dallı badem ağaçlarının alaca gölgeleri sahile inen keçiyoluna düşüyor, ilkbaharın tatlı rüzgârıyla sarhoş olan martılar, çılgın bağrışlarıyla havayı çınlatıyordu. Badem bahçesinin yanı geniş bir bağdı. Beyaz taşlardan yapılmış kısa bir duvarın ötesindeki harabe vadiye kadar iniyordu. Bağın ortasındaki yıkık kulübenin kapısız girişinden bir ihtiyar çıktı. Saçı sakalı bembeyazdı. Kamburunu düzeltmek istiyormuş gibi gerindi. Elleri, ayakları titriyordu. Gök kadar boş, gök kadar sakin duran denize baktı, baktı.

- Hayırdır inşallah! dedi.

Duvarın dibindeki taş yığınlarına çöktü. Başını ellerinin arasına aldı. Sırtında yırtık bir çuval vardı. Çıplak ayakları topraktan yoğrulmuş gibiydi. Zayıf kolları kirli tunç rengindeydi. Yine başını kaldırdı. Gökle denizin birleştiği dumandan çizgiye dikkatle baktı, Ama görünürde bir şey yoktu.

Bu, her gece uykusunda onu kurtarmak için birçok geminin pupa yelken geldiğini gören zavallı eski bir Türk forsasıydı. Tutsak olalı kırk yılı geçmişti. Otuz yaşında, dinç, levent, güçlü bir kahramanken Malta korsanlarının eline düşmüştü. Yirmi yıl onların kadırgalarında kürek çekti. Yirmi yıl iki zincirle iki ayağından rutubetli bir geminin dibine bağlanmış yaşadı. Yirmi yılın yazları, kışları, rüzgârları, fırtınaları, güneşleri onun granit vücudunu eritemedi. Zincirleri küflendi, çürüdü, kırıldı. Yirmi yıl içinde birkaç kez halkalarını, çivilerini değiştirdiler. Ama onun çelikten daha sert kaslı bacaklarına bir şey olmadı. Yalnız abdest alamadığı için. üzülüyordu. Hep güneşin doğduğu yanı sol ilerisine alır, gözlerini kıbleye çevirir, beş vakit namazı gizli işaretle yerine getirirdi. Elli yaşına gelince, korsanlar onu, "Artık iyi kürek çekemez!" diye bir adada satmışlardı. Efendisi bir çiftçiydi. On yıl kuru ekmekle onun yanında çalıştı. Tanrıya şükrediyordu. Çünkü artık bacaklarından mıhlı değildi. Abdest alabiliyor, tam kıblenin karşısına geçiyor, unutmadığı âyetlerle namaz kılıyor, dua edebiliyordu. Bütün umudu, doğduğu yere, Edremit'e kavuşmaktı. Otuz yıl içinde bir an bile umudunu kesmedi. "Öldükten sonra dirileceğime nasıl inanıyorsam, öyle inanıyorum, elli yıl tutsaklıktan sonra da ülkeme kavuşacağıma öyle inanıyorum!" derdi.

En ünlü, en tanınmış Türk gemicilerdendi. Daha yirmi yaşındayken, Tarık Boğazı'nı geçmiş, poyraza doğru haftalarca, aylarca, kenar kıyı görmeden gitmiş, rast geldiği ıssız adalardan vergiler almış, irili ufaklı donanmaları tek başına hafif gemisiyle yenmişti. O zamanlar Türkeli'nde nâmı dillere destandı. Padişah bile onu, saraya çağırtmıştı. Serüvenlerini dinlemişti. Çünkü o, Hızır Aleyhisselâm'ın gittiği diyarları dolaşmıştı. Öyle denizlere gitmişti ki, üzerinde dağlardan, adalardan büyük buz parçaları yüzüyordu. Oraları tümüyle başka bir dünyaydı. Altı ay gündüz, altı ay gece olurdu! Karısını, işte bu, yılı bir büyük günle bir büyük geceden oluşan başka dünyadan almıştı. Gemisi altın, gümüş, inci, elmas, tutsak dolu vatana dönerken deniz ortasında evlenmiş, oğlu Turgut, Çanakkale'yi geçerken doğmuştu. Şimdi kırk beş yaşında olmalıydı. Acaba yaşıyor muydu? Hayalini unuttuğu, karlardan beyaz karısı acaba sağ mıydı? Kırk yıldır, yalnız taht yerinin, İstanbul'un minareleri, ufku, hayalinden hiç silinmemişti. "Bir gemim olsa gözümü kapar, Kabataş'ın önüne demir atarım" diye düşünürdü. Altmış yaşını geçtikten sonra efendisi, onu sözde özgür kıldı. Bu özgür kılmak değil, sokağa, perişanlığa atmaktı, Yaşlı tutsak bu bakımsız bağın içindeki yıkık kulübeyi buldu. İçine girdi. Kimse bir şey demedi. Ara sıra kasabaya iniyor, yaşlılığına acıyanların verdiği ekmek paralarını toplayıp dönüyordu. On yıl daha geçti. Artık hiç gücü kalmamıştı. Hem bağ sahibi de artık onu istemiyordu. Nereye gidecekti?

Ama işte, eskiden beri gördüğü rüyaları yine görmeye başlamıştı. Kırk yıllık bir rüya... Türklerin, Türk gemilerinin gelişi... Gözlerini kurumuş elleriyle iyice ovdu. Denizin gökle birleştiği yere baktı. Evet, geleceklerdi, kesindi bu, buna öylesine inanıyordu ki...

- Kırk yıl görülen bir rüya yalan olamaz! diyordu. Kulübe duvarının dibine uzandı. Yavaş yavaş gözlerini kapadı. İlkbahar bir umut tufanı gibi her yanı parlatıyordu. Martıların, "Geliyorlar, geliyorlar, seni kurtarmaya geliyorlar!" gibi işittiği tatlı seslerini dinleye dinleye daldı. Duvar taşlarının arkasından çıkan kertenkeleler üzerinde geziniyorlar, çuvaldan giysinin içine kaçıyorlardı, gür, beyaz sakalının üstünde oynaşıyorlardı. Yaşlı tutsak rüyasında, ağır bir Türk donanmasının limana girdiğini görüyordu. Kasabaya giden yola birkaç bölük asker çıkarmışlardı. Al bayrağı uzaktan tanıdı. Yatağanlar, kalkanlar güneşin yansımasıyla parlıyordu.

Bizimkiler! Bizimkiler! diye bağırarak uyandı. Doğruldu. Üstündeki kertenkeleler kaçıştılar. Limana baktı. Gerçekten, kalenin karşısında bir donanma gelmişti. Kadırgaların, yelkenlerin, küreklerin biçimine dikkat etti. Sarardı. Gözlerini açtı. Yüreği hızla çarpmaya başladı. Ellerini göğsüne koydu. Bunlar Türk gemileriydi. Kıyıya yanaşıyorlardı. Gözlerine inanamadı.

"Acaba rüyada mıyım?" kuşkusuna kapıldı. Uyanıkken rüya görülür müydü? İyice inanabilmek amacıyla elini ısırdı. Yerden sivri bir taş parçası aldı. Alnına vurdu. Evet, işte hissediyordu. Uyanıktı. Gördüğü rüya değildi. O uyurken, donanma burnun arkasından birdenbire çıkıvermiş olacaktı. Sevinçten, şaşkınlıktan dizlerinin bağı çözüldü. Hemen çöktü. Karaya çıkan bölükler, ellerinde al bayraklar, kaleye doğru ilerliyorlardı. Kırk yıllık bir beklemenin son çabasıyla davrandı. Birden kemikleri çatırdadı. Badem ağaçlarının çiçekli gölgeleriyle örtülen yoldan yürüdü. Kıyıya doğru koştu, koştu. Karaya çıkan askerler, ak sakallı bir ihtiyarın kendilerine doğru koştuğuna görünce:

- Dur! diye bağırdılar. İhtiyar durmadı, bağırdı:

- Ben Türk'üm, oğullar, ben Türk'üm.

- ...

Askerler onun yaklaşmasını beklediler. İhtiyar, Türklerin yanına yaklaşınca önüne ilk geleni tutup öpmeye başladı. Gözlerinden yaşlar akıyordu. Haline bakanlar üzülmüşlerdi. Biraz heyecanı dinince sordular:

- Kaç yıldır tutsaksın?

- Kırk!

- Nerelisin?

- Edremitli.

- Adın ne?

- Kara Memiş.

- Kaptan mıydın?

- Evet...

İhtiyarın çevresindeki askerler birbirine karıştı. Bir çığlıktır koptu. "Bey'e haber verin!... Bey'e haber verin!" diye bağrışıyorlardı. İhtiyarın kollarına girdiler. Kuş gibi deniz kenarına uçurdular. Bir sandala koydular. Büyük bir kadırgaya çıkardılar. Askerin içinde onun kahramanlık serüvenlerini bilmeyen, ününü duymayan yoktu. Biraz güvertede durdu. Sevinçten şaşırmış, aptallaşmıştı. Ayağına bir çakşır geçirdiler. Sırtına bir kaftan attılar. Başına bir kavuk koydular.

- Haydi, Bey'in yanına! dediler.

Onu kadırgaya getiren askerlerle birlikte büyük geminin kıçına doğru yürüdü. Kara palabıyıklı, sırmalı giysisinin üzerine demir, çelik zırhlar giymiş iri bir adamın karşısında durdu.

- Sen kaptan Kara Memiş misin?

- Evet! dedi.

- Hızır Aleyhisselam'ın geçtiği yerlerden geçen sen misin?

- Benim.

- Doğru mu söylüyorsun?

- Niye yalan söyleyeceğim?

- Aç bakayım sağ kolunu.

İhtiyar, kaftanın altından kolunu çıkardı. Sıvadı. Bey'e uzattı. Pazısında haç biçiminde derin bir yara izi vardı. Bu yarayı, gecesi altı ay süren bir adadan karısını kaçırırken almıştı. Bey, ellerine sarıldı. Öpmeye başladı.

- Ben senin oğlunum! dedi.

- Turgut musun?

- Evet...

İhtiyar tutsak sevincinden bayılmıştı. Kendine gelince oğlu, ona:

- Ben karaya cenk için çıkıyorum. Sen gemide rahat kal, dedi.

Eski kahraman kabul etmedi:

- Hayır. Ben de sizinle cenge çıkacağım.

- Çok yaşlısın baba.

- Ama yüreğim güçlüdür.

- Rahat et! Bizi seyret!

- Kırk yıldır dövüşü özledim.

Oğlu, babasının ellerine varıp; vatanını, sevdiklerini göremeden seni tekrar kaybetmeyelim baba diye yalvararak, öptü.

İhtiyar, kafasını kaldırdı, göğsünü kabarttı, daha bir gençleşmiş gibiydi. Bayrağı işaret ederek:

- Şehit olursam bunu üzerime örtün! Vatan al bayrağın dalgalandığı yer değil midir? dedi.


 
Nis
11
    

Türk Edebiyatının genç kuşak yazarlarından Tuna Kiremitçi kitaplarıyla her zaman çok satanlar listesinde yer almıştır. Git Kendini Çok Sevdirmeden adlı romanında Kiremitçi, bir kadının yaşamından iki farklı kesit sunmaktadır. Romanın kahramanı Arda Akad 40 yaşlarında, bir diş doktoru ile evli, çocuk sahibi ve İstanbul’da yaşayan bir kadındır. Bir trafik kazasında oğlunu kaybeden Arda, Eskişehir’deki annesinin yanına, doğduğu ve büyüdüğü eve gelir. Arda annesinin evinde çocukluk ve gençlik dönemlerini hatırlar. Arda’nın geçmişi ile ilgili hikâye on yedi yaşındaki dönemi ile başlamaktadır.

Arda’nın İstanbul’daki bir kolejde yatılı okuyan, Fırat adında bir erkek kardeşi vardır. İçine kapanık bir genç olan Fırat’ın bir sıkıntısı vardır. Fırat’ın sorunu kendisinden hamile kalan kız arkadaşıdır. İki kardeş soruna çözüm bulabilmek için aileye tatile çıkacaklarını söyler. Böylece hem para alabilecekler hem de İstanbul’a gidebileceklerdir. Amaçları İstanbul’da bir doktor bularak çocuğu aldırmaktır. İstanbul’da Fırat’ın arkadaşı Ertuğrul’un evinde kalırlar. Fırat sorunun çözümü için uğraşırken Arda da İstanbul’u dolaşmaktadır. Bu gezintiler esnasında eski arkadaşı Şule ile karşılaşır.

Fırat’ın kız arkadaşı çocuğu aldırıp yurt dışına gitmek istemektedir. Bu durum Fırat’ın canını sıkar, Arda ise kızdan şüphelenmeye başlar. Ertuğrul’dan kızın adresini alır ve Şule ile birlikte kızın evine giderler. Kızı sorguya çeken Arda, kardeşi Fırat’ın kullanıldığını anlar. İstanbul’da kaldıkları süre içerisinde Arda ile Ertuğrul arasında bir yakınlaşma olur. İkisi de birbirinden hoşlanır, fakat durumun farkında değillerdir. Arda ve Fırat Eskişehir’e dönerler.

Arda daha sonra Ali adlı bir diş doktoru ile evlenir ve bu evlilikten bir çocuğu olur. Fakat bir trafik kazasında çocuğunu kaybeder. Sıkıntılarından kurtulmak için de annesinin yanına, Eskişehir’e gelir. İstanbul’a dönmek için hazırlık yaparken Ertuğrul’dan bir haber alır, Ertuğrul kendisiyle görüşmek istemektedir. Arda, Ertuğrul’un görüşme isteğini kabul eder. Bunun üzerine Ertuğrul Eskişehir’e gelir ve bir otele yerleşir. Ertuğrul’un Kanada’lı bir kadından Dünya isimli bir kızı vardır. Ertuğrul, annesini trafik kazasında kaybeden kızının daha iyi yetişmesi ve eğitim görmesi amacıyla Arda’ya vermek istemektedir. Arda bu teklifi kabul eder ve İstanbul’a doğru hareket ederler. Ertuğrul ve Arda’nın annesi hüzünlü gözlerle onları uğurlar.