Geçenlerde okulun kütüphanesinden bir kitap aldım. Kütüphaneden aldığım
ilk kitaptı. Ondan öncekiler hep kendi aldığım kitaplardı.Kütüphane
raflarını gezerken gözüme bir kitap çarptı; "küçük şeyler". Kitabın
ismini ve kitabın kapak resmindeki midye kabuklarını çok sevdim, güzel
bir kitaptır diye aldım. Kitabı okudum ve gerçekten çok güzel bir
kitap. Yazarı Prof. Dr. Üstün Dökmen. Üstün Dökmen kitapta; küçük
şeylerden büyük mutluluklar çıkarabilmenin mümkün olduğunu, marifetin
iltifata tabi olduğunu birisi kötü bir davranış yaptığında onu yerme
alışkanlığımız olduğunu ancak o kişi iyi bir davranış yaptığında ona
"aferin" v.b kelimeler söyleyerek onu övme, iltifat etme gibi bir
alışkanlığımız olmadığından bahsetmiş. Yazar bunun gibi birçok
psikolojik konuları ele almış, insanlarla nasıl iletişim kurulması
gerektiğini yazmış kitapta. Kitabı herkese tavsiye ediyorum okunması
gereken kitaplardan.
II.
Dünya Savaşı Zamanında Adolf Hitlerin, çeşitli suçlarından dolayı ceza
almış olan mahkûmlardan oluşturduğu 28. Panzer taburunun savaş
esnasında aldığı görevleri aktaran yazar, savaşın hiç görülmeyen yüzünü
sade fakat akıcı bir üslupla anlatmıştır. Kitap da bahsedilen konular
ve karakterler hayal ürünü olmayıp gerçek yaşanan olaylardan
kesitlerdir. 28.
Panzer taburunun personeli kendi toprakları içerisinde; göçük altından
insan çıkartmak, yol açmak, belli bölgelerde kamyonlarla toplanan
cesetleri bulundukları yerde hastalık yaratmaması için yakmak gibi en
kötü işlerde görevlendirilmişlerdir. Dolayası ile personelin iradesi
sağlam olanlar hayatlarına devam ettikleri, zayıf olanlar ise girdiği
psikolojik bunalımlar sonucu aklını yitirdiği ya da intihar ettiği
görülmektedir. Rusya
toprakları içerisinde aldıkları görevlerde ise savaşı benimsemedikleri
halde çoğunlukla hayatta kalmak için verdikleri mücadele
anlatılmaktadır. Takım ruhunun oluşması için bireysel düşüncelerin
karakter yapıları ne kadar farklı olursa olsun bir çok noktada
çakışması gerektiği, zaman zaman meydana gelen sürtüşmelerin ve
kavgaların an geldiğinde ortadan kalkması gerektiği, her personelin
kendine düşen görevi elinden geldiğince yapmaya çalışması, elde edilen
başarının takıma mal edilmesi, düşman teknolojisi ne kadar iyi olursa
olsun ferdi eğitimin mükemmel olması halinde bir birliğin yok olma
noktasında başarıya ulaşması görevini yerine getiren personeli
dinlendirmek suretiyle ne kadar zorlu olursa olsun bir sonraki göreve
morali yüksek olarak sevk etmenin başarıya ulaşan merdivenlerin bir
basamağı olduğu bu eserde görmek mümkündür.
İnsanların yok oluşundan sonraki dünyanın içyüzünü anlatan ilginç
bir eser. Bizsiz Dünya’da Alan Weisman, insanlığın gezege-nimize
yaptığı etkiyi çok orijinal bir yaklaşımla irdeliyor. Yaşadığımız
dünyayı bizler olmadan gözlerimizin önünde canlandırmamızı istiyor.
Weisman, kitabında uzak bir gelecekte kütlesel altyapının nasıl
çökeceğini ve insanlığın nasıl yok olacağını anlatıyor; kullan-dığımız
gündelik eşyalar fosil olarak ölümsüzleşecek; bakır borular ve teller
birbirlerinin içine geçerek kırmızımsı kayalar haline dö-nüşecek; ilkel
yapılarımız son mimari eserler olarak dünya yüzünde kalacak. Plastik,
bronz heykeller, radyo dalgaları ve insan ya-pımı moleküller belki de
sonsuza dek evrende kalabilecek son armağanlarımız olacaktır. Organik
ve kimyasal gübrelerle yetişen bitkiler yerlerini yabani otlara
bırakacak, yeni kuş türleri üreyecek. Bizsiz Dünya insanlar yeryüzünden
silindikten, New York metrosu sular altında kaldıktan, dünya kentleri
yıkılıp yok olduktan sonra gezegenin olası durumunu gözler önüne seren
sıradışı bir eser.
Mevlana, hiç kuşkusuz Türk-İslam Dünyasının zirve isimlerinden
biridir. Gerek din, gerekse edebiyat tarihinin konusu olarak ele
alınsın, bu gerçek değişmez. Mevlana’nın ve düşünce dünyasının daha iyi
anlaşılabilmesi için , hakkında yazılanlar kadar bizzat kendisine ait
eserlerin de okunması gerekir. Bu eksikliği gidermenin en kestirme yolu
da hacimli eserlerden yapılmış seçkilerden geçiyor. Eğitimci-Yazar
Raşit Aker tarafından hazırlanan bu güzel hikaye seçkisi, Hz. Pir’in en
meşhur eseri Mesnevi’den seçilmiş ibret dolu hikayelerden oluşuyor. Her
bir hikayenin özenle seçildiği, özellikle de günümüz Türkçesine
uyarlanırken dilin titiz bir şekilde kullanıldığı dikkatlerden kaçmıyor.
Hastalık ve belâ sevilir mi?Bu soruya ´evet´ cevabı vermek ne kadar
zor! Fakat Said Nursî (Hz) hastalık ve musibetleri sevdiriyor. Bu
kısacık kitapta hastalık ve belâların neden ve nasıl sevileceğini
öğreneceksiniz!İnanmıyor musunuz? O halde okuyun!***Bediüzzaman
Hazretleri, ´Hastalar Risalesi´ adlı eserinde, hastalıklardan duyulan
korku ve üzüntünün sebeplerini anlatırken, bu düşüncenin onun bazen
ölüme sebebiyet vermesinden kaynaklandığını ifade eder. Fakat kesin
olarak inanmalıdır ki, ecel belirlenmiştir, değişmez. Bediüzzaman (Hz)
çok ağır hastaların başında ağlayan sağlıklı kimselerin öldüğünü, buna
karşılık o hastanın şifa bulup iyileştiği söylemektedir. Yani öldüren
hastalık değil, Cenab-ı Hakkın iradesidir.***Ölüm,
dışarıdan bakıldığında korku verici görünmekle beraber, korkunç
değildir. Müminler için, ahiret âlemine geçmiş dost ve akrabalara
kavuşma vesilesi, ölümsüz olan mutluluklar dünyasına geçme vasıtasıdır.
Dünya zindanından Cennet bahçelerine davettir. Sonsuz merhamet sahibi
olan Cenab-ı Allah´tan ikram görmeye gidiştir. O halde ölüme korkarak
değil, Rabbimizin lütfedeceği güzellik ve mutlulukların başlangıcı
olarak bakmalıdır.***Okuyacağınız şu küçük eserde, Bediüzzaman Said
Nursî Hazretlerinin, ´Hastalık ve musibetlerin arka plânı ve iman
esasları´ndan söz eden eserlerinden derlenmiş, pek çok hakikat bulacak,
hastalık ve musibetleri seveceksiniz. ..
İşgalcilere karşı verilen zorlu mücadelenin destanı…
Mustafa Kemal’in önderliğinde kurtuluşun ve kuruluşun tüm kahramanları
bu kitapta bir araya geliyor. Tanıklarıyla, bilinmeyen belgeleriyle tüm
ulusun kaderini belirleyen olayların birinci elden derlenen öyküsü ve
yeni Türkiye’nin doğuşu Zafere Giden Yol’da canlanıyor.
Araştırmacı yazar S. Eriş Ülger, bu zorlu yolculuğun önderi Mustafa
Kemal’i, onunla birlikte özgürlük ve uygarlık yolunda ölümü bile göze
alan tüm ulusumuzun var olma savaşını anlatıyor. Ayrıca iç isyanlar ve
Çerkez Ethem’in ihaneti, İzmir Suikasti, Mustafa Kemal’in Kâzım
Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele ve Hüsrev Gerede
gibi silah arkadaşlarıyla yollarının ayrılması, onun demokrasi ve din
anlayışı, devrimlerin hız kazanması ve Latife Hanım’ın tartışmalı
kişiliği tüm ayrıntılarıyla Zafere Giden Yol’da yer alıyor.
Felsefenin Öyküsü, Platon’dan başlayarak, Aristo, Bacon, Spinoza, Voltaire, Kant, Schopenhauer, Spencer, Nietzsche, Bergson, Croce, Russell, Santayana, James ve nihayet Dewey gibi büyük filozofları inceleyen bir felsefe tarihidir. Aynı zamanda medeniyet tarihçisi olan Durant bu kitabında ünlü filozofların yaşam öykülerini belli bir tarih, beşerî durum ve uygarlık fikri içinde ele almakta, felsefî düşünceleri kendi engin birikimiyle bütünlük taşıyacak şekilde yorumlamaktadır. Yazar konusunu parlak, renkli ve çekici bir üslup izleyerek metne dökmüş, felsefe tarihi bilgisini zevkle okunur ve kolay anlaşılır bir şekilde okuyucuya ulaştırmıştır. Onun okuyucuya ulaşmakta gösterdiği başarı, bu kitabın çıktığı ilk birkaç ay içinde yaklaşık iki milyon nüsha satmış olmasından da anlaşılabilir. Nitekim yayınlanışı üzerinden seksen küsur yıl geçmiş olmasına rağmen Felsefenin Öyküsü, alanında hala türünün en iyi örneklerinden biri sayılmaktadır. Kitabın çevirisi ise usta çevirmen Ender Gürol’un imzasını taşımakla, özel bir değere sahiptir.
'Bir öpücük gibi alnımı okşayan nazik parmaklarıyla saçlarımı tarayarak:haydi Ömerciğim kalk demişti kalk haydi yavrucuğum''
Bu öykü Ömer Seyfettinin ilk defa kıldığı sabah namazı anısını anlatır. Soğuk bir kış gecesi bağdaş kurmuş bir zenciye benzeyen sobanın
sıcaklığında annesi ve hizmetçileri Pervinin de yardımıyla ilk namazını
kılmıştır.Belki de ilk duasını yaparak gecenin en bereketli ve en
huzurlu zamanını yaşamıştır.Oh, bu sabah ne kadar soğuktu. Yatağımın
sıcaklığını terk ettikten sonra, bütün gecenin soğuğunu emmiş olan
terliklerimi giydim. Soğuktan içimin titrediğini hissettim. Hizmetçim
tabii uyuyordu.
Neriman’la Şinasi çocukluk arkadaşlarıdır. Tanıdıkları ilk karşıt cins
birbirleridir. İlk başta ikisi de birbirlerini seviyorlardı. Okula
beraber gidip geliyorlardı. Üniversite de bile beraberdiler. Neriman’ın
babası Faiz Bey’dir ve Şinasi’yi de çok sevmektedir. Bazı geceler Faiz
Bey’in evinde saz çalarlar ve sohbet ederlerdi. Herkese bir gün Şinasi
ile Neriman’ın evleneceğini düşünüyordu.
Giderek Neriman Şinasi’den soğumaya başladı. Neriman oturduğu mevki
olan Fatih’I, sevmemektedir. Çünkü Fatih, doğuyu, gelişmemişliği ve
eskiyi temsil ediyordu. Oturduğu mahalle çok eskiydi ve evler de virane
gibiydi. Bir gün Macit denilen yakışıklı, zengin ve kibar birisiyle
tanışır. Macit Harbiye’de oturuyordu. Harbiye, gelişmişliği ve batıyı
simgeliyordu. Macit ile bir kaç sefer Şinasi’den habersiz buluşurlar.
Bir gün Macit Neriman’a balo davetiyesi verir ve baloya davet eder.
Nerman baloya gitmeyi çok istemektedir. Ama gitmesi için babasının
iznini almak zorundadır. Tam babasına söyleyecekken babası ona Şinasi
ile evlenmesini teklif eder. Hemen reddetmez ve 2-3 ay mühlet ister.
Ve bolaya Şinasi ile gitmesi koşuluyla da izin alır. Elbise için
vitrinleri gezmeye çıktığında dayısının kızlarına uğrar. Çünkü
dayısının kızları bu işlerde oldukça deneyimlilerdir. Eve gittiğinde
bir kadının ağlamaktan harap olduğunu görür ve nedenini sorar. Nedeni
kızının intiharıdır. Kızı Rus gitariste aşık olmuştur. İkisi de başta
çok mutlulardır ve birbirlerini çok sevmektelerdir. Ancak çok sefil bir
hayat sürmektedirler. Buda kıza tak etmiştir. Günün birinde zengin bir
adamla tanışan kız genci terk eder ve adamla yaşamaya başlar. Artık
balolara gidebilmekte ve her istediğini yapabilmektedir. Ancak gerçek
mutluluğu bulamamaktadır. Tahsil görmüş bir kız olduğundan hakiki
güzelliği armaktadır. Musiki, mutalaa ve samimiyet…Rus gencinde bunları
bulabiliyordu ancak zengin adamda bunları bulamamaktadır.
Sonunda, gence dönmeye karar verir ve aramaya başlar. Büyük uğraşlar
sonucu bulur ama genç kabul etmez. Kız bunun verdiği üzüntü ile evine
gider ve tabanca ile kendini öldürür.
Hikayeden çok etkilenen Neriman evden izin alarak ayrılır. Kendi evine
gelir ve babasına artık baloya gitmek istemediğini ve Şinasi ile
evlenmeyi kabul ettiğini söyler….
KİTABIN ANAFİKRİ:
Batının tekniğini almalıyız fakat kültürünü asla.
KİTAPTAKİ OLAYLAR VE ŞAHISLARIN TAHLİLİ:
ŞAHISLARIN TAHLİLİ
NERİMAN: musiki okulunda okuyan, bigili fakat biraz batı hayranı bir kızdır. Eğlencelere gitmek istemektedir.
ŞİNASİ: doğu kültürünü benimsemiş, bilgili ve battı kültüründen hoşlanmayan birisidir.
FAİZ BEY : Doğunun kültürü ile yetişmiş. Kendisini ve kültürünü iyi
bilen, musikiyi ve sohbeti seven, bilgil ve ölçülü birisidir.
OLAYLARIN TAHLİLİ
Neriman’ın Şinasi’ye olan tutum değişikliği Macit ile tanışmasından ve
Şinasi’yi biraz doğu hayranı ve batı kültürü karşıtı olarak
düşünmeksinden ileri gelmektedir. Şinasi’nin hiçbir zaman balolara ve
eğlencelere gitmeyeceğini düşünmektedir.
Dayısının evine gittiğinde karşılaştığı manzara ve anlatılan hikaye
Neriman’ çok etkilemiştir. Hikaye anlatılırken kendisini kızın yerine
ve Şinasi’yi de Rus gencin yerine koyarak olayları aklında canlandırmış
ve bir karara varmıştır. Anlatan hikaye Neriman’I doğru yola iletmiştir
.
KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
İlk sayfadan itibaren insanı kendisine çeken, geçmişteki olaylarla
günümüze de ders veren okuyan için çok yayarlı bir kitaptır. Günümüz
gençlerinin de içinde bulunduğu durumu anlatması bakımından güzel bir
eserdir.
YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:
Peyami Safa
(1899- 15 Haziran 1961): Yazar. İstanbul’da doğdu. Meşhur şair İsmail
Safa’nın oğludur. Düzenli bir öğrenim göremedi. Kendi kendisini
yetiştirdi. 13 yaşında hayata atıldı. Posta Telgraf Nezaretinde
çalıştı. Öğretmenlik (1914-1918), gazetecilik (1918-1961) yaptı.
Hayatını yazıları ile kazandı. İstanbul’da öldü.
Peyami Safa halk için yazdığı edebî değeri olmayan romanlarını “Server
Bedi” imzası ile yayınladı. Sayıları 80′i bulan bu eserler arasında;
Cumbadan Rumbaya (1936) romanıyla, Cingöz Recai polis hikâyeleri dizisi
en ünlüleridir. Ayrıca ders kitapları da yazdı.
YAYINEVİ VE ADRESİ Oda Yayınları Beyoğlu / İSTANBUL
BASIM TARİHİ 1994
KİTABIN ÖZETİ : Dört aydır evin kirasını verememişti. Evin
sahibi onu mahkemeye verecekti. Uzun süreden beri hasta olmasına rağmen
yaşlı Teteri kadının evine gidebilirdi. Daha önceki yüksüğe 1.5 Ruble
veren kadın yeni getirdiği saate baktı ve “1.5 Ruble” dedi. Raskonikov
kabul etmek zorundaydı çünkü kata çıkana kadar kimseyle
karşılaşmamıştı. Yaşlı kadın, kız kardeşi ile beraber kalıyordu evde.
Çok zengin olmasına rağmen, kız kardeşi hiç miras bırakmayacaktı. Kız
kardeşini çoğu zaman döver, onun her işini takip etmesi gerektiğini
düşünürdü.
Raskolnikov 1.5 Rubleyi aldı ve dışarı çıkıp
bir meyhaneye gitti. Marmeladov yan masada oturuyor olmasına rağmen
taşınıp sohbet etmekten kendini almamıştı. Marmeladov eşini çok
seviyordu ve üç çocuğunu da; ama çok içyordu. O kadar ki ailenin geçimi
için Sonya fahişelik yapmak zorunda kalmıştı. “Ne kadar fedakar bir kız
bu Sonya” diye düşünmekten kendini almamıştı. RaskolnikovMarmeladov
‘un evine gittiklerinde eşi haykırışla onları yumruklamaya başladı. Hep
içiyordu ve evdeki 20 Rubleyi götürüp içkiye vermişti. Marmeladov
Raskolnikov cebindeki 50 Kapik’i oraya bırakarak uzaklaştı. Eve geldi,
yorgundu. Nastasya bir mektup getirdi. Raskolnikov heyecanla okumaya
başladı mektubu. Annesinden gelmişti mektup. Annesi kız kardeşi
Dunya’dan bahsediyordu. Dunya, Luzhin adında çift memurluğu olan 45
yaşındaki biriyle evlenecekti. Hem Luzhin onların eşyalarıyla beraber
Petersbur’ga gelmesi için yardım edecek, gelmelerini sağlayacaktı.
Annesi, 60 mil ötedeki tren yoluna gitmek için bir araba ayarladığını,
trende ise 3 ncü sınıfta güzel bir yolculuk yaptıktan sonra
Petersburg’a gideceklerini ve onu çok özlediğini yazıyordu.
Raskolnikov “Bu evlilik olmayacak” diye
düşündü. Dışarı çıktı ve birkaç saat dolaştıktan sonra yorgun düşüp bir
yerde uyukladı. Kötü bir rüya gördükten sonra uyandı. Eve gitti. Saat
7’ye yaklaşıyordu. Saat uygundu. Aşağıdaki baltayı alacak kimseye
gözükmeden yaşlı tefeci kadının evine gitti. İçeri girerken onu kimse
görmemişti. 2 nci katta boya yapan adamlarda onu yukarı çıkarken
görmemişlerdi.
Tefeci kadının evine girdi ve ona bir
kültablası uzattı. Kadın kültablasına bakarken baltayı kafasına
indirmişti. Kadının ölü bedeni yerde yatıyordu. İçeri daldı ve dolaptan
sadece rehin verilmiş, birkaç parça altını cebine aldı. Yaşlı kadının
kız kardeşiyle içeride karşılaştı. Kızın şaşkın bakışları altında
baltayla onu da öldürdü. Doğrusu bir kişinin toplumdaki binlerce
kişinin refahı ve mutluluğu için ölmesinin bir zararı yoktu. Üstelik bu
tefeci kadın çok kötü biriydi. Kapıda birkaç kişi kapıyı vuruyorlardı.
Hiç evden çıkmayan tefeci kadının, çıkacağı tutmuştu. Raskolnikov
titriyor, dışarı çıkıp her şeyi itiraf etmek istiyordu ama yapmadı.
Dışardakilerden biri kapının içeriden sürgülü olduğunu fark etti. Yaşlı
kadına bir şey olduğunun farkına vardılar. İki kişi Kapıcıyı çağırmak
için aşağı indi. Bu kaçmak için tam fırsattı, Raskolnikov kapıyı açtı,
hızla merdivenlerden inmeye başladı, aşağıdan gürültü gelmeye
başlayınca Raskolnikov boyacıların dairesinin kapısının arkasına
saklandı ve kapıcı ile üç adam yukarı çıkınca o da dışarı çıkıp değişik
bir yoldan eve gitti. Baltayı aldığı yere bıraktı. Çok korkmuştu ve
titriyordu. Aldığı mücevherleri ve kıymetli takıları dışarıda bir yerde
saklamayı ihmal etmedi.
“2 gün geçti hala uyanmadı” diye düşünüyordu
Üniversite arkadaşı Razumikin. Doktor Zozimov hastalığı atıp kendisine
geleceğini söylüyordu. Ama Raskolnikov uyanınca arkadaşını ve doktoru
isteksiz bir vaziyette evden kovdu ve dışarı gidip bir bara oturdu.
Eski gazeteleri okurken yanına gelen bir polis memuru melenkolik ve
deli bir ruh haliyle cinayetten bahsedip, üstü kapalı her şeyi anlattı.
Korktuğunu, endişelendiğini hiç hissettirmedi.
Ertesi gün eve geldiğinde annesi ve kız kardeşi
Dünya’ nın kendisini beklediklerini gördü. Çocuğun halini gören anne
şaşkınlıkla titriyordu. Onu ertesi gün bay Luzbinin geleceği görüşmeye
çağırırken korkmuştu. Ertesi gün bay Luzbin onları ziyaret etttiğinde,
Raskolnikov haklı çıkmanın gururu ile gülüyordu. Bay Luzbin kız kardeşi
çok aşağılamış, onların fakir bir aile olduğunu değerlendirerek fazla
istekte bulununca evden kovulmuştu. Hemen ardından Raskolnikov “elveda”
diyerek evden ayrıldı. İnanamıyordum. Annesi oğlunun bu tavırla doğrusu
ağlamaktan başka yapacak bir şeyleri yoktu. Raskolnikov melenkolik
halde evi terkederken her nasılsa arkadaşı Ramuskin’e onları emanet
etmeyi de ihmal etmemişti.
Bay Marmeledov’un cenazesi için evine
gittiğinde Sonya’da oradaydı Sonya’ya karşı inanılmaz bir his
içindeydi. Ailesi için Sonya’nın yaptığı fedekarlık onun gözlerini
büyülemişti. Birkaç gün boyunca Sonya’yı düşündü ve fırsat buldukça
onunla konuşmaya çalışarak geçirdi vaktini.
Polis memuru porifiri Raskolnikov’un
(Mihailovis adında genç biri cinayeti işlediğini itiraf etmiş olmasına
rağmen) cinayet işlediğini biliyor ve onun psikolojik durumunu bildiği
için, itiraf etmesi için onu sıkıştırıyor ama tutuklamayacağını
söylüyordu. Cinayeti işlediğini Sonya’ya itiraf etmişti. Sonya’da
Raskolnikov’a “gidip teslim olmasını, yere kapanıp Allah’tan ve
insanlardan özür dilemesini” istiyordu.
Sonuç olarak Raskolnikov vicdanının verdiği
acıya dayanamayıp suçunu polise itiraf etti. 1.5 yıldır Sibirya’daydı
Raskolnikov. Petersburg’ a, Razumukin ve kardeşi Dunya evlenmişlerdi.
Mahkeme Raskolnikov’un iyi hali, parayı kullanmadığı, daha önceki
yaşamında verimli bir üniversite öğrenimi yaptığı, fedakar kişiliği ve
kendi kendine teslim olmasından dolayı, çok az bir cezayla 8 yıl kürek
mahkumiyetine çarptırıldı. Raskolnikov’u Sonya her gün ziyaret
ediyordu. Sibirya da ailesi ile sürekli mektuplaşan Sonya, Ramuzkin ve
Dunya’nın tek haber kaynağıydı. Raskolnikov,Sonya’nın sevgisi ile
hayata bağlandı ve geleceğin planlarını beraber hayal etmeye başladılar.